Nazım Hikmet bakarken neler hissediyordu, hangi hasretlik duygularıyla hüzünlenmişti ya da yasayamadıklarının hangisine kahretti diye düşünüyordu. Don nehrine bakan sevgilileri süzerek derin hayallere daldı. Nazım’ın baktığı noktadan.
Ne aşklar yaşamıştı yarım kalan, ne sevdalar beslemişti, ölürken bile çınar ağacına gözü açık gitmişti. Ama yılmamıştı, yıkılmamıştı.
Varlığına var olmasına sebep olan tüm etkenleri, sevdiklerini, seviştiklerini hayata dair o güzel hazları tattıran nesnel ve nicel tüm etkenler gözlerinin önünde bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Tepkisiz dona kalmıştı ama Don nehri akmaya devam ediyordu. Ona da ak dercesine.
Gülümsedi, esen tatlı rüzgârın ninnisine fısıldayarak “tüm yaşanmışlıklarımı yaşatılmışlıklarımı seviyorum” sözcükleri döküldü dudaklarının arasından.
Ama gene de çok buruk yanları mevcuttu.
Heybesini seçmesine ya da hazırlamasına şans tanımadı hayat. Var olmasına sebep babası, heybeden ya da heybelerden habersiz yaşadı.
Derin düşüncelere dalmıştı. Tam o esnada
“merhaba” diyen bir sesle sıyrıldı bulunduğu durumdan.
Yanlış duymuyordu, Rusya’nın küçük kentinde hem de tanıdık kimsesi yokken biri ona merhaba diyordu. Duymazlıktan geldi. Ses bir daha “merhaba” dedi.
Bu sefer kayıtsız kalmayarak karmaşık duygularla dönerek “merhaba” dedi.
Karşısında, bağladığı eşarbın kenarlarında dışarıya taşan pamuk gibi beyaz saçlar, yüzüne düşen her bir kırışıklık Ararat kadar eski, gözlerindeki ışıltı ise özlem ateşi fışkır damakta olan bir teyze duruyordu. Teyze, bozuk bir aksanla “yanılmamışım” dedi, gözyaşlarına hâkim olamadan uzun bir süre sarıldı. Don nehrine karşı uzun bir süre konuşamadan öylece kaldılar.
“Teyze, kimsin? Türkçe bilebileceğimi nasıl anladın” diye sorarak konuşmaya başladı.
“Ben Türkiye’den ermeni sorunları başladığında Rusya’ya göçenlerdenim. Rus milletinin hepsi sarışındır. Etrafına bir bak tek kara olan sensin.” dedi gülerek. Uzun uzun sohbet ettiler. Teyze sordu delikanlı anlattı. Araratı, Haniyi, İstanbul’u, Ahtamarayı ve hikâyesini anlatırken ikisi de hüzünlendi. Ve uzunca bir süre sustular.
Teyze gözlerinin içine bakarak “karasın yağızsın, hoşsun ama çok kederlisin” içini çekerek ,“Benden de betersin evlat” dedi
“Heybemin ağırlığındandır güzel teyzem” dedi. Teyze etrafına bakınarak heybe aramaya başladı.
“Boşuna arama teyzeciğim yaşadıklarımdan demek istedim” dedi.
Masallardan fırlayıp gelmişçesine şirin, tonton bir o kadarda duygulu olan Rebeka teyze, gözyaşlarına hâkim olamıyor olmakta istemiyordu. Yaşlar süzülürken gözlerinden titrek ve duygulu bir sesle,
“Buralarda memleketinin çayını bulamazsın, güzel bir çayla beraber heybende’kilerini dinlemek isterim kara çocuk” dedi gülerek.
Ve evinin yolunu tuttular.
Demli çaylarını yudumlarlarken…
“Akrabayız aslında teyzeciğim. Babam kirvesinin kızına âşık. Ama Ermeni kızı Müslüman’a vermezler.”dedi. Derin bir iç çektikten sonra…
“Bir kış günü sabahı evden çıkar babam, hayalinde pembe panjurlu evinin sultanı olacak kadınla göz göze gelir. Nutku tutulur, yarını bile kurgulamayan tasasız adam, omuzlarındaki su taşıma kovalarıyla kadını kaçırır. Baba ocağının bir odasına tıkar “ ahada size gelin” der. Yazık annem, her genç kız gibi kırk gün kırk gece düğün hayali kurarken, telsiz duvaksız ev kadını oluverir. Ona da heybesiz bir yaşam sunulur.
Gözleri dolmaktaydı, annesinin durumuna mı yoksa kendi talihine mi üzülüyordu bilinmez gözlerinden süzülen gözyaşları arasında devam ederek…
“Sırtında sopa karnında sıpa hiç eksik olmadı anamın. Dile kolay iki düşük sekiz doğum. Yorulduğu anlarda iki gözü iki çeşme “ hiç biri de ölmedi sıpaların” der dururdu kendi kendine. Benimde içim erir üzülürdüm. Üzüldüğümü hissettiremedim bir türlü. Hata onlarındı bana sevmeyi sevilmeyi öğretemediler. Heybemi farkında olmadan doldurmaya başlamıştım anlayacağın teyzeciğim.”
İçinden ne de hoş bir karşılaşma oldu diyor ve minnettar bir bakışla teyzeye bakarak demli çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti konuşmaya. Teyze konuşmasını bölmek gibi bir niyeti olmadığını hissettirmişti zaten samimi dinleyişiyle.
“Okulda başarılı biriydim. Ders kitapları dışında okuyacağım ilk kitabıma sahip olma şansına yarıyıl tatil ödevi sayesinde sahipleniyordum. Reşat Nuri Güntekin’in
Çalı Kuşu romanı. Babam, kem küm “alamam senin neyine” derken avazım çıktığı kadar yahu ben nerden tanırım bilirim, öğretmen istiyor ödevvvvvv diye bağırdım, zorla da olsa aldırdım. Yatarken annem sordu duydum; aynı oda da hepimiz yattığımızdan. “nasıl aldın kitabi, parayı nerden buldun” diye. Babam “borç para aldım” dedi. Heybem aç dev gibi ağzı açık, bunu da yuttu.”
Sustu birden. Her ikisi de yaşamışlardı en kötüsünü hayatın ama sulanan gözleri Nazım Hikmet’in kilerinden farksız parlamaktaydılar.
“Gençliğinizde öyle miydiniz bilmiyorum ama gün ışığına hasret tay gibi dizginlerimi koparır, aşka öyle koşardım. Mevzilerimden çıkmış, savunmasızken aşk yakaladı beni zamansız. Yahu gel etme eyleme deli gönül, senin neyine sevdalanmak dedimse de nafile. Bizim deli gönül yaptı yapacağını. Beni de peşinde koşturarak. Sevdalanmaya yelken açtık okyanusa ama takım taklavat olmadan. Küreksiz denize açılanın sonu her ne oluyorsa, İşte bizim deli gönülle sonumuzda aha bundan oldu işte. Bir tek canavar heybeyi doldurmayı becerebiliyorduk.”dedi.
Delikanlı anlattıkça teyze can kulağıyla dinliyordu. Delikanlı içini boşatmanın rahatlığını, teyze ise yıllardan sonra oğlunu ve yahut çok sevdiği bir yakınını görmenin sevinci kadar mutluluğu yaşamaktaydılar. Delikanlının anlatacakları bitecek gibi değildi ve devam ederek…
“Asalet, asillik ve de şans sonradan edinilmez. Doğuştan ya vardırlar ya da yoklar. Haksızlıkta etmeyeyim gerçi, yanımdan geçerlerken ya kokusundan ya da kırıntılarından nasiplenmişim. Ama yetmedi. Ben başardıkça yıkanlarım çok oldu. Heybem kıs kıs gülüyordu sanki bana.
Babam, dünya malı adına bizlere bir şey bırakmadı. Ama farkında olmadan iyi çocuklar yetiştirdi. Ya da şartlar onları yoğurdu. Sermaye olarak dört erkek kardeş bıraktı bizi birbirimize. Kızlara nemi oldu? İlk isteyenlerle evlendirdiler. Sonlarını düşünemeden. Yokluk derdine.
Çocuk sahibi olmayı beceremeden çocuklarımda oldu. Yeter artık deme şansımı da kaybettim. Başkaları için yaşamayı da öğrendim. Kendimi unuttum.
Ne doymak bilmez heybeye sahipmişim, görüyor musun teyzeciğim” dedi gülerek.
“Babamın değil ama benim oldukça dolu bir heybem oluşmuştu anlayacağınız.”
Teyze bir kez daha çayları doldururken, kendisinden başka gideceği yeri olmadığını anlamıştı. Ama hafiflemişti de.
“Heybesini yaşamadıklarıyla dolduran bir adam, kendisinden başka nereye gidebilir.”
Gökhan ÖZCAN
Her şeye rağmen gözlerindeki parıltı, Kaf dağının ardını göreceğim der gibiydi. Uzunca bir sarılmanın ardından bir daha görüşmek koşuluyla ayrıldılar.
* Mezopotamya’nın toprağıyla yoğrulmuşuz, dünya’nın neresinde olursak olalım tanırız birbirimizi. Ahmet Arif üstadın dediği gibi “Havva anan dünkü çocuk kalır yanımda, ben Anadolu’yum.”
ROSTOV- RUSYA -31.05.07
Yazar: İdris KENÇ
Tarih: 2008-02-17